3 Temmuz 2012 Salı

Viva Madrid... Madrid'de 2. gün, Flemenko gecesi




Madrid'de ikinci günden hola :) Aslında bir önceki yazımda metro gezimizden bahsetmeyi unutmuşum :) Madrid'deki ilk günümüzün gecesinde otele rehberimiz eşliğinde metroyla döndük. Ben bir Moskova metrosu aşığı olarak Madrid metrosundan nefret ettim :/ Madrid'de metroya binmeniz gerekiyorsa dikkat etmeniz gereken en önemli konu cüzdanınıza sahip çıkmanız gerektiği. Zira yan kesici çok fazlaymış.

Şimdi asıl gelelim 2. güne. Sabah kahvaltımızın ardından iki tane hobi market gezdik. İlkinde ben de alışveriş yaptım ancak ikincisinde yandaki cafede oturup bira içerek serinlemeyi tercih eden gruba katıldım. Zira o ufak marketin içi hınca hınç bizden doluydu :) Yine de birbirinden güzel minyatürlere göz atma imkanım oldu ve iyi ki Ece var ki atölyeye hepsinden aldı :) Ben de bir tane el boyaması ile ilgili dergi alıp kendimi dışarı attım.




Bu çılgınca geçen iki atölye ziyaretinin bize en büyük katkısı ise bayan dergilerinin verdiği çantalardan nasiplenmek oldu :D İspanya'da kadın dergileri ne güzel şeyler veriyor bir bilseniz! Çantalar, bluzlar, bikiniler ve hatta espadriller :) Ne yazık ki en küçük numarası 37 olan espadrillerden alamayınca ben de baykuş desenli cici bir çantanın olduğu dergiyi seçtim ;)



Yukarıdaki şapka sevgili Fulya'nın tasarımı. Tüm gezi boyunca o kadar çok beğenildi ve ilgi çekti ki herkes en az bir kere taktı :)

Ancak bu alışveriş çılgınlığı sadece günümüzün yarısını aldı. Eee ne demişler erken kalkan yol alır :) Atölyelerden sonra tıpış tıpış otelimize döndük. Elimizdeki eşyaları bıraktık ve bir grup otelde dinlenmeyi tercih ederken biz de tuttuk ünlü Prado Müzesinin yolunu. Museo Nacional del Prado İspanyol Kraliyet kolleksiyonuna dayalı Abrupa'nın en görkemli müzesi olarak görülmekte. 19 Kasım 1819 yılında kurulmuş olan müzede pek çok klasik dönem İspanyol ressamın eserlerini görmek mümkün. Elbette beni en çok etkileyen salon Francisco Goya'nın eserlerinin olduğu salondu. Her ne kadar klasik dönem resimlerden çok haz duymasam da elbette resim sanatının temel taşları olan bu eserleri görmek hayli heyecan uyandırıcıydı. Müzenin tamamını gezmemiz mümkün olamadı malesef. Hem bir başka müzeye daha gitmek istiyorduk hem de zaten gezmeye kalksak da iki üç saat içinde yetiştirmemiz mümkün değildi. Müzeden çıkmadan önce içindeki küçük mağazaya da uğradık elbet ve ben bir şoku da orada yaşadım. Çünkü hediyelik eşyaların yarısının üzerinde rusça yazılar vardı. Meğer yakın zamanda Prado'da Hermitaj sergisi açılmış. Ben de o sergiden kalma bir dev silgi ile bir küçük cetvel alıp çıktım :)



 Prado müzesinin bahçesinde Alice Harikalar Diyarından kaçmış "şapkacı". Keşke bu şapkacı Johnny Depp olsaydı :))))


 Prado



ve... ardından Reina Sofia müzesinin yolunu tuttuk. Tam müzenin çok yakınına kadar yürümüştük ki iki genç İspanyol kız yanıma gelip İspanyolca bir şeyler söylediler :) İspanyolca anlamadığımı söyleyince de İngilizce olarak sorularını tekrar ettiler. Bir caddeyi soruyorlardı. Pseo del Prado yani Prado bulvarı. Ben de gayet sakin az önce geldiğimiz caddeyi anlattım onlara ve dedim ki bizim kızlara, bu iş bitmiştir. Artık İspanyollar'a bile yol tarifi veriyorsam ben burada yaşayabilirim :)

Reina Sofia daha yeni dönem eserlerin sergilendiği bir galeri. Ancak yazık ki biz galeriyi gezemedik. Çok kısa vaktimizi özel sergilere harcadık ve Flemenko gecesine yetişmek için koşar adımlarla yola koyulduk. Seher'in haritası elimde, yol bulduk mu? bulduk..:) 

Sonunda Sol meydanında ekibin diğer kısmıyla buluştuk. Aslında diğer kısmı diyorum ama eksikler vardı. Ece, Buket ve Ayşen bir dini tören nedeni le trafiğe kapatılan yolun gazabına uğramış, takside yol bulmaya çalışıyorlar, Seval hanım ise başına gelen kötü kaza sebebi ile hastanede parmağına dikiş attırıyordu. Anlayacağınız maceralı İspanya gezimiz soluksuz devam ediyordu.

En nihayetinde Villa Rosa'da eksiksiz buluşuldu, sangrialar sipariş edildi ve meyveli, tatlı, serinletici bu içkinin eşliğinde muhteşem bir flemenko gösterisi izlendi.










Ancak gece elbette bu şekilde sonlanmayacaktı. Villa Rosa'dan aç çıkan bizler önce ne yapacağımızı bilemezken, bir kısmımız balık pazarının yolunu tuttu. Biz bir grup ise bulduğumuz en yakın meydandaki restoranın bahçesine kendimizi attık. Plaze de Sta Ana yani Sta Ana meydanı küçük, mütevazi, sakin bir meydan. Ufak sevimli iki restoranın bahçe masaları meydanın karşılıklı yerlerinde dağılmışlar. Biz de kendimize en uygun masayı ufak bir kararsızlık sonrası bulup oturuyoruz. İşte o andan sonra bu mütevazi meydan artık o kadar sessiz ve sakin değil :)))) Önce akordeon çalan bir çingeneyi masamıza çağırıyoruz. Çingene bizi İtalyan sanıyor. İtalyanca ezgilerle coşarken Türk olduğumuzu öğrenip ezgileri biraz daha değiştiriyor derken ardı arkası gelmeyen bir seyyar satıcı hücumuna uğruyoruz. Ondan gözlük, bundan taç, ötekinden şapka derken kahkahalarımızla meydanı inletiyoruz. Bir de arka masamızda oturan babası İran'lı annesi Azeri bir bayan bizimle Türkçe konuşmaz mı.... Önceleri gürültümüze şaşkınlıkla bakan diğer masalar biraz çözülüp ufaktan uyum sağlıyorlar bozduğumuz ortama :)




Sonra bir de bakıyoruz ki restoranın bahçe masaları ve sandalyeleri toplanmış, bir bizim masa kalmış :) İşte o geceyi de böyle keyifle noktalıyoruz....



Madrid'de üçüncü güne zımba gibi uyanmak için yatmak üzere otelimizin yolunu tutuyoruz ;)

1 yorum:

ice blue dedi ki...

Avukatlık Büroları paylaşımlarınızdan dolayı teşekkür eder ve sunumlarınızın devamını diler.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...